I think I know

Posted on 21:45 In:
Twilight soundtrack'inden bir şarkıya taktım bu ara. Decode, şuradan dinlenebilir. Müziği de sevdim, hatunun sesini de. Gerçi bateride biraz daha çılgın olunabilirmiş sanki, tabii Portnoy'u bi de canlı canlı gördükten sonra böyle düşünüyo da olabilirim.
Kendime de bir pay çıkarttım şarkıdan. En sonunda diyor ya; ayrıca hoşuma gitti:

There is something I see in you
It might kill me
I want it to be true



22.07.09

bahçe düzenlemesi II

Posted on 01:22
Bu template'i sevdim. İyi hoş. Ama html'i ne kadar didikledimse de yazıların tarihini göstermeyi başaramadım. O düşünülmemiş belki de. Bu işlerden hiç anlamam aslında. Ne öğrendiysem burada template'lerin orasını burasını değiştirmeye çalışarak, deneme-yanılma yöntemiyle öğrendim.
Bir de Görkemcimden öğrendiğim yerden bir ufaklık buldum. İyi bir bahçe yavru ejderhasız olmaz ama değil mi. Ayrıca su kenarında olmak da huzur verebilir bence.

one jaguar

Posted on 00:48 In:
"...and besides, you know, the greater part of any seduction lies in the chase..."



The Lollipop Shoes - J.H.

The weather that I brought

Posted on 20:05 In:

Geçenlerde yazlığa gitmiştim hani, hatırladınız mı?

Sanki bulutlar böyle...nasıl diyeyim "blob" diye damlayacakmış gibi.




Ertesi günün belki de fena olmayacağını düşündüren gün batımı.




Ertesi gün


Yağmur ve güneş





Gökkuşağı



pekala...itiraf ediyorum...

Posted on 15:03 In:
Görkemcik ebelemiş beni :) Bir ağaç kovuğundan gizli bilgiler çıkardım ben de. Buyrun:

1. İlk kez birinden hoşlandığımda yuvadaydım. Adının Efe olduğunu sanıyorum, galiba sarışındı.

2. Çok küçükken "muhallebiye benziyor" diyerek dondurma yemezdim, boş külah kemirmeyi severdim.

3. Yapmak istediğim işler ve ilgilendiğim konular az çok şöyle bir sıraya girdi yıllar içinde: paleontoloji (dinozorları keşfetmiştim), zooloji, baba mesleği, bilgisayar oyunu tasarımı, arkeoloji, ejiptoloji, moda tasarımı, endüstri ürünleri tasarımı...Bir de her zaman bir kütüphanede ya da kitap dükkanında çalışmak istemişimdir. Ama etraftaki modern tipli dükkanlardan değil. Eski görünümlü, ahşap raflı, insanı iyi hissettiren sevimli bir dükkanda.

4. Hep çift sayıda zeytin yerim. Tabakta tek başına duran çekirdek hoşuma gitmez.

5. Ortaköy sahilde çocuk parkı vardı bir zamanlar. Bir gece bizimkiler lokantada otururken ben de orada oynuyordum. Kaydıraktan kaydım ve kaydırağın bitiminde yatmakta olan köpekle buluştuk yolun sonunda. Bir süre "acaba böyle kuduz olunuyor mu" diye düşünmüştüm.

6. İlk ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum ama Bryan Adams kesinlikle ilk göz ağrımdı

7. Bir gün ben bebekken halamlar pek sevdikleri bir yakınları ve onların ufaklığı ile oturuyorlarmış. Sırf eğlence olsun diye hadi ikisi beşik kertmesi olsun heh heh heh denmiş. Yani geyiğine de olsa bir beşik kertmem varmış benim. Doktor üstelik.

8. Kivi sevmem, ancak en en en tatlısından yiyebilirim ama o çekirdekleri hep tuhaf nahoş bir ekşilik hissettirir bana. Öte yandan tekila veya votka yanında limonu kabuğu ile hatur hutur yerim.

9. Asla kardeş istemedim. Küçükken ranzam olsun isterdim ama, üst katında oyun oynamak için. Bir gün bana yeni yatak alınsın diye dükkana gittik, kırmızı kıpkırmızı çok güzel bir ranza vardı. Bana dediler ki bunu alırsak bir de kardeşin olması lazım ama. Kardeş de istemem ranza da istemem dedim ben.

10. En kötü huylarımdan biri işlerimi ertelemek. Sonradan yaşadığım sıkıntıya, kalp çarpıntısına, endişeye yol açmadan yapacağımı yapsam ya. Üşenmeden. Ki bu da bir başka kötü özellik.

11. Uzun zaman kollarım ve ellerim örtünün altında kalacak şekilde uyudum. Sebebi de küçükken gördüğüm bir rüya sanırım, ağlayarak uyanıp anneme "elimi boğa ısırdı" demişim. O gün kocaman siyah bir köpek görmüşüz aslında, boğa ordan geliyor muhtemelen. Bir de yastık konusu...Küçük bir yastığım var, normal yastığımın-ki o da hep yumuşacık kuş tüyü - yanında mutlaka o da olurdu uyurken. Sonra büyüdüm. Geçtiğimiz kış annem dedi ki büyük yastığın eskidi, yeni bi tane kuş tüyü alalım. Aldık. Ama ben eskisinden vazgeçemedim. Şimdi üç yastıkla yatıyorum: biri kafamı koymak için, biri sarılmak için, biri de onca seneden sonra hala yanımda kalsın işte diye.

12. Bir tür büyü gücüm olmasını çok isterdim.

13. Şarkı söylemeye bayılırım. Evde, bilgisayar başında, mutfakta, sabahları servis beklerken, lab'da tek başıma iş yapıyorken...Etrafta kimse yokken, müzik eşliğinde, ayna karşısında...Bazen de bazen de uyku öncesi.

14. Çok çabuk gözlerim dolar. Birazcık sitem, birazcık kırgınlık, biraz duygu dolu an oldu mu hemen aktive olur fıskiyeler. Ama ortalıkta ağlamayı tercih etmem- elbette istisnalar var- çünkü yüzümün gözümün kızarıklığı bi türlü geçmez. Eskiden çok şiddetli ağladığım zaman nefesim kesilirdi, böyle hıçkıra hıçkıra bir türlü duramazdım.

15. Son olarak da çizgi film izlemeyi çok severim. Babam ben küçükken tvden kaydettiği çizgi filmlerle on tane video kaset doldurmuştu. Diyalogları ezberleyecek kadar defalarca izlendi onlar. Geçenlerde hepsini dvdye kaydettik. Hala mutlu oluyorum onları izlerken.

Sarper ve Emir beyler, sıra sizde :)

17.07.09

Acaba ben mi getirdim yanımda fırtınayı? Dün rüzgardan bahsetmiştim, sahildeki kafeterya bölgesindeki wireless'tan faydalanıyordum bu arada. Arkadan sinsi sinsi yaklaşan kara bulutları farkedip kapadım bilgisayarı, eve döndüm hızlı hızlı. Peşimden de yağmur başladı. Öğleden sonra hava açar gibi oldu, sonra 10-15 dakika süren müthiş bir yağmur daha. Çok komikti ama, bir anda karardı etraf, deli gibi yağmaya başladı, insanlar sırılsıklam koşa koşa kaçıştılar evlerine. Ben de balkonuma çıkıp yağmuru seyrettim. Birazcık güneş açtı o sırada, hemen öbür taraftaki pencereye koştum, beklediğim gibi kocaman bir gökkuşağı vardı karşıda.
Bugün de deli rüzgar var, bütün bulutlar gitti. Ama deniz dünden de beter durumda. dalgasından falan değil de tüm o dalgayla gelen pislik yüzünden giresim yok. Bakalım belki yarın daha iyi olur.
Komşularımız da diyor, "Tüh bak en sonunda sen geldin, hava bozdu" diye. Ben de diyorum "Evet...eğer burası bana olan sevgisini böyle gösteriyorsa anlaşamayacağız...". Olasılıkların ikisi.

14.07.09

Posted on 14:54 In:
"I woke up unrefreshed, with that awful feeling that in a moment I would remember bad things..."
Gece üstüne korkunç bir sıkıntı ve umutsuzluk çökünce sabah da böyle uyanıyor insan. Ama çok şükür düşündüğüm kadar kötü değil vaziyet.
Yazlıktayım. Rüzgar çıktı bugün, deniz dalgalı. İyi ki dün üşenmeyip yüzmüşüm. Aslında sakin sakin güneşlenmek istiyordum, bir de denizin biraz daha sıcak olmasını. Yine de düşünmek için iyi burası.

13.07.09

a good day as any

Posted on 23:37
Biliyorum, çok uzun zamandır yazmadım. Bahçenin her tarafını yabani ot bürüdü, örümcek ağları sardı. Mazeret derseniz bir sürü sayabilirim şimdi, ama...ama. Benden hala umudu kesmemiş olan Görkem'cimden başka bu yazdıklarımı kim okuyacak onu bile bilmiyorum şu anda. Ama sorun değil, kendim için yazarak başlarım yine.
Master tezimi bitirdim, sundum, teslim ettim. Yarın diplomamı alıyorum. Şu anda olmam gerekenden daha hissiz olabilirim doğrusu. Belki de yarına saklıyorumdur duygularımı. Şimdilik elbisem askıda, cübbem+kepim+yakam yolculuğa hazır.

02.07.09

Güzelleme

Posted on 11:48 In:
Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların
Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur
Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü
Bak bu sensin çocuğum enine boyuna
Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki
Sabahlara kadar koynumda yatmışsın
Bak bende yalan yok vallahi billahi
Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur

İşe bak sen gözlerin de burda
Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık
İyi ki burda yoksa ben ne yapardım
Bak çocuğum kolların işte çıplak işte
Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün
Gözlerin sabahın sekizinde bana açık
Ne günah işlediysek yarı yarıya

Sen asıl bunlara bak bunlar dudakların
Bunların konuşması olur öpülmesi olur
Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde
Vapurdaydık vapur kıyıya gidiyordu
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu
Uzanmış seni usulca öpmüştüm
Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu.

C.S.

Aşk

Posted on 11:46 In:
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken

Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.


C.S.

...aşk tabiatımdır benim

Posted on 20:27 In: ,
Ne ararken karşıma çıkmıştı bu şiir hiç hatırlamıyorum. Dört yıl önceydi, onu hatırlıyorum sadece. Bir de çok hoşuma gittiğini.

Aşk

Bunca gün, ah, bunca gün
görmeyi seni böyle kırılgan, böyle yakın,
nasıl öderim, neyle öderim?

Uyandı kana susamış
ilkbaharı koruların,
çıkıyor tilkiler inlerinden
çiylerini içiyor yılanlar,
ve ben gidiyorum seninle yapraklarda
çamlar ve sessizlik arasında,
sorarak kendime nasıl, ne zaman
ödeyeceğim diye şu bahtımı

Bütün gördüklerim içinde
yalnız sensin hep görmek istediğim
dokunduğum her şey içinde
senin tenindir hep dokunmak istediğim:
seviyorum senin portakal kahkahanı
hoşlanıyorum uykudaki görüntünden

Ne yapmalıyım, sevgilim, sevdiceğim
bilmiyorum nasıl sever başkaları
eskiden nasıl severlerdi,
yaşıyorum, bakarak, severek seni,
aşk tabiatımdır benim

Her ikindi daha da hoşuma gidiyorsun.

Nerde o? Hep bunu soruyorum
kaybolduğunda gözlerin
Ne kadar geç kaldı! Düşünüp inciniyorum,
yoksul, aptal, kasvetli duyuyorum kendimi
geliyorsun sen, bir esintisin
şeftali ağaçlarından uçan.

Bu yüzden seviyorum seni, bu yüzden değil
o kadar neden var ki, o kadar az,
böyle olmalı aşk
kuşatan, genel
üzgün, müthiş,
bayraklarda donanmış, yaslı,
yıldızlar gibi çiçek açan,
bir öpüş kadar ölçüsüz.

Pablo Neruda
Çeviri : Erdal Alova

neon

Posted on 23:59 In:

Geçen gün evdeki içkilerle kokteyl denemesi yaparken şöyle bişey elde ettim. Adını neon koyduk. Karıştırıcıyla uyuma dikkat lütfen.



yağmurlu cumartesi

Posted on 00:39 In: ,

Uzuun uzun uyuyabilmiş de olsam yorgun kalktım sabah, daha doğrusu öğlen. "Kırıklık" fena şey, bir de dün hakkaten yormuşum kendimi sanırım, sırtım filan da ağrıyordu kalktığımda. Ya da gece yataktan düştüm. İkisinden biri.

Havadan ve randımanlı nefes alamamaktan olsa gerek, fena başım ağrıdı gün boyu. Saçımı okşayacak eli, yaslanacağım omzu aradım. Mikrop saçmakta olsam da...





Kitap okudum, Kiralık Nişanlı.









Çizgi roman okudum, Daredevil.







Film izledim, Constantine.



Bu arada kanatlara bayılıyorum ben. Gerçekten.


Beklemediğin zaman çalıyor telefon galiba.

kaotik sabah

Posted on 23:29
Sabah anlamadığım bir sebepten dolayı alarmım çalmadı. Acaba o çalmış olup da, üç saniye içinde ben de kapatıp, tekrar uyuyup, sonra da hiç birini hatırlamıyor olma ihtimalim var mı? Mümküm olabilir. Dün gece yattığımda nefes almakta zorluk çekiyordum. Burnum zaten iptal olduğundan, boğazım da her nefeste acıdığından başka solunum yolları düşünmekteydim. Oksijen kıtlığından sızmış olabilirim. Sabah da o fazladan 50 dakikada öyle güzel uyumuşum ki. Rüya bile görüyordum, hatta güzel bişiyler vardı, şimdi hatırlamıyorum ama. Sonra mesaj sesiyle uyandım. Evden nasıl çıktığımı pek bilmiyorum. Günün devamı da lab'a malzeme yetiştirmeye çalışarak geçti. Buna buz taşımak da dahil. Hasta halimle yapmadığım iş kalmadı, artık gülmeye başlamıştım bi yerden sonra. Sonuçta kimya mühendisleri ile son organik lab'ımızı yaptık. "Hocam fotoğraf çekilebilir miyiiz" diyenler oldu. Elimizi sıkıp teşekkür edenler oldu. Bazen beni çok yormuş olsalar da aslında iyi çocuklardı çoğu. Zor ama iyi bir lab'dı. Neyse, erken servise yetişip eve gitmeyi umuyordum ama tabii olmadı, ben de sonrakini beklemek yerine otobüsü tercih ettim. O da bir hataymış. Bu yolun tek iyi yanı, eve yürürken kokuyu duyup taze patlamış mısır almam oldu. Sonra da Avatar izlerken afiyetle yedim. Henüz öksürük başlamamışken bitirmek lazım.

pazartesi

Posted on 23:35
Bir tatilin daha sonuna geldik, yeni bir pazartesi ile işe başladık. Bu bayram önceden planladığımdan çok daha iyi geçti. Aslında eve kapanıp tezimde boğulmaktı esas plan. Fakat kaderin komik bir cilvesi sayesinde ocak ayında master'ı bitirmek yerine haziranda mezun olma yoluna saptım. En hayırlısının da bu olduğunu düşünüyoruz, zira özellikle son bi iki haftadır bu sıkışıklık ve baskı altında ben ben olmaktan çıkıyordum. Buraya doğru dürüst yazıp içimdekileri aktaramadım bile. Önümüzdeki aya yetiştirme derdi ortadan kalktığına göre artık hayatımın kontrolünü tekrar alabilirim. Üzerimde öyle bir gerginlik ve sıkıntı birikmiş ki... Şimdi sakin sakin, panik yapmadan, kafayı sıyırmadan çalışmaya devam edebilirim diye umuyorum.

Tabii işten güçten biraz uzak kaldım bu süre içersinde. Bugün açılışı lab'da dağ gibi yükselen birikmiş raporlara el atarak yaptım. Doldurdum torbama, götürdüm eve. Önce giydiğim kazaktan kurtuldum (rengini modelini falan seviyorum ama beni içten içten kemirerek yiyen bir yünden örülmüş kendisi), sonra nefis bir bardak earl grey hazırladım kendime. Elimde kırmızı kalem ve kucak dolusu raporla sallanan koltuğuma kuruldum. Tik, tik, tik, -5, tik, -2, tik...

come fill your glasses and raise them high

Posted on 23:43
Dün gece Pulp'ta gözlerimi kapadım bir ara. Johnny B. Good, Hound Dog, A Drinking Song ve tabii Never There beni alıp taaa Olympos'a taşıdı. Zamanın akışının yavaşladığı, görevlerin sorumlulukların endişelerin henüz bana yetişemediği yere. Koşa koşa denize atladığım, dağın gölgesinden öteye gide gide güneşi takip ettiğim, şarkı söylediğim, dans ettiğim, 5-6 saat uyusam da çabucak şarj olup yeni güne başladığım, hafiflediğim enteresan yere.
Gözlerimi orada açmayı isterdim doğrusu.
Bir de Oje'yi çalsalar tam olurdu aslında, "gidiyorum gözüm arkada..." deseler.

Posted on 00:26
Aklıma şu reklam geldi: "Cebimde bişey var, ama tek bişey değil, pek çok şey".
Anlayan iki dost, bişey demeyin.

tezmek

Posted on 19:22
Malum, tez yazmaktayım. Bunu orada burada insanlara söylüyorum. Belki sıkıldılar artık benim bu muhabbetimden ama napiyim, hayatımın üzerine çöreklenmiş oturuyor kendisi şu anda. Neyse ki akşamları çalışabilir hale geldim, bir ay önce onu da yapamıyordum. Motivasyonumun ve konsantrasyonumun pamuk ipliğine bağlı olduğu zamanlara göre iyiyim yine. Ama tabii hala endişelişim, hala gerginim. Bazen zamanın tik-taklarını fazlasıyla hissediyorum. Korkularım çekmeceden fırlayıveriyor. İşlerin çokluğu ve çeşitliliği boyumu aşıyor gibi geliyor yer yer. Bazen de kendime güveniyorum, sonra o güven cebimden düşüveriyor bi yerlerde. Arada sinirlerim gevşiyor, gülüp duruyorum. Huysuz ve mutsuz olduğum anları metal müzik ile boğmaya çalışıyorum. Gündüz lab işleri, öğrenci lab'ı işleri, sınavlar, raporlar falan bittikten sonra eve varıyorum. Earl Grey yapıyorum kendime, ya da incecik çekilmiş aromalı kahvelerimden bir fincan italyan kahvesi. Bir de geçenlerde çook şeker dükkanından bir torba dolusu şeker aldım. Favorilerim simit şeklindekiler ve hafif mayhoş olanlar. Sonraa müzik dinliyorum aralarda. İyice daralmışsam Iron Maiden ve Blind Guardian dinliyorum. Hayali bagetlerle havayı dövüyorum. Aslında gerçek bir çift bagetim de yok değil, Direc-T sağ olsun, ama onlara yönelmedim henüz. Daha sakinsem eğlenceli hareketli şeyler dinliyorum. Oturduğum yerde dansediyorum, bazen de odanın ortasında. Bu ara en çok dinlediklerim (ve düşündüm de aslında hepsi genel olarak pek sevdiğim şarkılar, bu dönemde bana arkadaşlık etmeleri çok doğal, bir nevi müzikal doping):
The Beatles - Across The Universe
Sting - Mad About You
Eric Clapton - Change The World
Eagle Eye Cherry - Save Tonight
Matchbox 20 - Real World
Melissa Etheridge - Angels Would Fall
Bryan Adams - Summer of '69
R.E.M. - Imitation Of Life
Noel Gallagher - Don't Look Back In Anger
Toad The Wet Sprocket - Good Intentions
Gin Blossoms - Follow You Down

Böyle işte...

bluboq

Posted on 23:26
Geçen gün telefonda "mavi sakal" dedim, "mavi kaka" anlaşıldı. Hala aklıma geldikçe kikir kikir gülüyorum buna. Var var, bi yerlerde bi bozukluk var...

tuhaf bir meydan okuma

Posted on 20:20 In: ,
"Peki ama Jules, iyilik yapmak için, en iyiyi gerçekleştirmek için ne yapardınız?"
"Tam da senin yaptığını yapardım! Yanımdaki herkese bütün olasılıklara dair ümit verirdim. Biraz önce harika bir şey keşfettin, farkına bile varmadan."
"Ne yaptım?"
"Benim duruduğum kemerin önünden geçerken bana gülümsedin. Ardından, sık sık buraya yemek yemeğe gelen o dedektif arabayla geçti. Suratından hiç eksik etmediği somurtkan haliyle bana baktı. Bakışlarımız karşılaştı. Ben ona senin gülümsemeni aktardım, sonra da onu ayrılırken gördüm, dudaklarında senin gülümsemen vardı. O halde, birazcık ümitle, o da göreceği kadın ya da erkeğe bu gülümsemeyi iletecek. Ne yaptığını anlayabiliyor musun? Kötü olma haline karşı bir tür aşı buldun sen. Herkes böyle yapsa, günde yalnız bir kez, sadece gülümsese, yeryüzünde dolaşacak mutluluğun bulaşıcılığını hayal edebiliyor musun? İşte o zaman bahsi kazanmış olursun."
Sonsuzluk İçin Yedi Gün - Marc Levy

a grin without a cat

Posted on 18:41 In:
Bugün bir hafiflik vardı üzerimde. Koridorlarda falan yürürken düşüncelere dalıp gülümsedim yer yer. Biraz hınzır, biraz içe dönük bir gülümsemeydi bu. Öyle kendi kendime, kafamda dolaşan fikirlere, vuku bulan olaylara güldüm "heh heh" diye. Bana bir haller oluyor galiba, hafiften sıyırıyo muyum ne. Aman, keyfim yerinde olsun da.




örümcek ağı bağlayacak burası yakında

Posted on 00:43
Sakin bir hafta sonu idi. Evde oturdum, tez yazdım. Evet, yazdım gerçekten. Verimli çalışabildiğim güzide bir zaman dilimiydi. Geçen hafta sonuna kıyasla gayet normaldi. O geçtiğimiz diğer zaman diliminde başıma türlü türlü şeyler geldi zira. Olaylar cuma günü başladı. Felaket başlayan ve öyle devam eden bir gün. Talihsizlikler sonucu grafiğimizdeki "iş hayatı" sütunu süratle berbat-korkunç-ağlanası seviyesine indi. Üstüne açlık ve trafik da eklenince akşam Kadıköy'e vardığımda neredeyse tükenmiştim. Sonra beklenmedik bir biçimde "aşk" sütununda acayip bir yükseliş oldu. Cumartesi de güzel başladı; sonra "aile saadeti" sütununda ani bir düşüş ile endorfin rezervleri darbe aldı. Neyse, kriz çabuk atlatıldı. Pazar da normal bir gün gibi başladı, sonra "sağlık" sütunu kırıldı. Gece eve döndüğümüz zaman kadar çok fenaydık gerçekten. Of.
Pazartesi epey yorgundum anlayacağınız. Sinirlerim laçka olmuş durumdaydı. Neyse, hafta içi hayat normale döner gibiydi.
Böylece vardık bu hafta sonuna...

biri beni toplasın

Posted on 10:30
Azıcık ayaklarımı sürüyerek geldim okula. İçimde hafif bir daralma var dün bugün. İnsanlar "Ya, neyin var senin?", "Yok yok kesin bişey var" gibisinden şeyler söylediler. "Ya valla yok bişey, normalim, enerjim düşük herhale biraz" gibisinden cevap verdim. İşin kötüsü güneş akrebe geldi geliyor, bakalım o zaman naapcez.

Küçük aksiliklere kafayı takmak ya da takmamak önemli bir fark yaratıyor aslında. Mesela sabah okula geldim servisle. Lab'ıma gittim, akşam Görkemcim ile takılacağımızı düşündüm. O sırada yine yine akbilimi dün giydiğim pantolonun arka cebinde unuttuğumu farkettim. Koca bir OF çektim, sağa sola savruldum, dağılmış halime söylendim. Sonra dışarı attım kendimi. Kahve alıp KB'nin önünde oturdum. Yıllarca oturduğum yere. Ve ne umutlarla! Kimleri kimleri bekleyerek... Heh. Kantin taşınmadan önce bir başkaydı burası. Değişim tuhaf şey.

Kafein ve temiz hava. Sakin. Sakin.

past tense

Posted on 23:22
Yine bir fizikçi ile muhabbet etmekteydim. "Neler yapıyorsun?" diye sordu bana. Bir an düşündüm. "İstersen" dedim, "neler yapıyorum yerine neler yapıyordum'u anlatayım." Zira böylesi daha renkli. Şu anda zaman ayıramadığım tüm o şeyleri düşününce içim burkuldu biraz. Ama elimden gelen pek bişey yok şu durumda. Böyle bir dönem bu. Daha yapmam gerekenleri sığdıramıyorum günlerime. Fazlasına yer yok görünüşe bakılırsa.

ay dolunay

Posted on 23:05
Bavulumu az önce boşalttım. Eve geleli üç gün oldu ama bu geceye kadar odanın ortasında açılmış ve bazı parçaları arama sırasında içi tarafımdan karmakarışık edilmiş vaziyette duruyordu. Daha da dururdu da neyse işte. Bavul boşaltmak bavul doldurmaktan daha kolay gözükse de aslında keyifsiz bir iş.

Adaptasyon. Evet. Zamanın akışı hızlanmaya başladı yeniden. Ya da belki normali budur da ben henüz ayak uyduramıyorumdur. Yapmayı tasarladığım işleri unutuyorum. Günü tam verimli kullanamıyorum. Şu saate geldiğimde kafamda yerine oturmamış parçalar karar verilmemiş konular cevaplanmamış sorular kalıyor. Bir tür plan yapmak lazım sanırım...

Bugün ilk inorganik lab'ıma girdim. Asistanlığa dönüş güzel ama. Moleküler geometri ile ilgili bir deneydi; kimyasal yok, kağıt kalem ve plastik modelcikler var. Öğrenciler bana sordukları kimi soruların cevabını aslında farkında olmadan biliyorlardı. Ben de ufacık ipuçlarıyla yönlendirip doğru cevabı söylemelerine yardımcı oldum. Rahat bir lab idi.

Bu dönem yoğun ve zor olacak. Yapılacak çok şey var ve bir şekilde bunların üstesinden gelmek durumundayım.

Aklıma R.E.M.in şarkısı geliyor. Şu geçen konserde söylediler mi acaba. "Imitation of life"

this lightning storm
this tidal wave
this avalanche, i'm not afraid
c'mon c'mon no one can see me cry

Ben de korkmadığımı söylesem kendime. Yalan ya da gerçek.

Uyuyamadığım geçen gece baktım ki kalbim boş. Arkadaki odacıklardan bahsetmiyorum ama. Onlar ayrı. Bahsettiğim bahçe kısmı, orası boş. Tuhaf. Rüzgar üşütüyor biraz.

Bilinçaltım çalışıyor. Bir zamanlar çok sevdiğim birini gördüm rüyamda. Garip bir biçimde şu güne dek hiç olmamıştı bu onun için.

Kafam da boş diyemeyeceğim. Düşünüyorum. Bazen küçük senaryocuklar yazıp kendi çektiğim filmcikleri izliyorum. Sayfanın sonunda " göl kenarına gitmeyi seçerseniz sayfa 27'ye, ağaçların arasındaki patikayı takip etmek isterseniz sayfa 39'a gidin" yazısını tekrar okuyup, diğer seçenekte ne varmış bakabilmek gibi. O seçeneğin zaten seçilmemiş olmasından dolayı değişen bir şey olamayacağının rahatlığı ile hayal kurmak.

Zamanın yavaşladığına inandığımız yeri özlüyorum.

Bu gece dolunay var.

sonunda

Posted on 10:59
Şu cuma gününe sağ salim varabildiğim sonunda. Sabah vapurda dışarısını seyrederken V şeklinde güneye doğru uçan kuşlar gördüm. Ben de onları takip edeceğim. Dönüşte görüşürüz...

restless

Posted on 00:41
Dağıldım. Kafamda bir sürü tilki dolaşıyor. Düşüncelerimi düzene sokmakta zorlanıyorum. Endişe endişe endişe. Hepsini kafama takıyorum, hepsini dert ediyorum. Yapmam gereken bir sürü şey var, neresinden başlayacağımı bilmiyorum. Biraz şunu biraz bunu yapayım diye dolanıp dururken hiç doğru dürüst bişey yapamıyorum. Biraz iyi oluyorum, sonra bir anda keyfim kaçıyor. Çok çabuk kaybediyorum motivasyonumu. Toparlanmam lazım. Nasıl olacak bilmiyorum ama.

Eylül

Posted on 22:54

Üşüdüm bugün. "Hava serinlemiş yaa" diye mahzun mahzun söylendim arada. Zaman çok çabuk geçmiş gibi, ağustos da bitivermiş. Ama rüzgar da pek bi sert esiyordu canım, mevsimi devralmakta olduğunu bu kadar belli etmesi mi lazımdı ki...

Hafta sonu Kandıra'daydık. Cumartesi gecesi yağmur sesiyle uyandım yine. Yağmurdan çok önce benim kendi bulutlarım üzerimi kaplamaya başlamıştı zaten.




Bugün Görkem'cimle konuştuk, onun içimi rahatlatacağını biliyordum. Ama o sakinliği fazla tutamıyor gibiyim. İçimi kemiren düşünceler geri gelmek için fırsat kolluyor gibi. Yapacak olduğum işler daha zor gelmeye, gözümde büyümeye başladı. Zamanı iyi değerlendirmezsem de sonunda iki ayağım bir pabuca girecekmiş gibi hissediyorum. Bir de ne yapacağımı ve nasıl yapacağımı bilememek korkutuyor beni.

Sanırım mevsimin değişimeye başlamasından da muzdaribim. Rahatsızlığımın, huzursuzluğumun başlıca sebeplerinden biri. Geçiş dönemleri böyle. Kendimi güçsüz hissetmeye başladığımda ardı sıra gelen o düşünce zinciri, o hisler, o görüntüler yine aklımdaydı hafta sonu.

Avalon'un Sisleri 'ni okumaya başladım bir kez daha.


fled

Posted on 15:03
Sorunumla yüzleşmek yerine geri dönüp kaçtım. Literally. Adeta içgüdü gibi, düşünme ve uzaklaş.Yapılacak en kolay şeydi. Bunun çözüm olmadığını, sadece ertelemeye yaradığını, elbet karşıma çıkacağını biliyorum, biliyorum. Ama ilk tepkim bu olduğuna göre ne kadar iyi hissetmediğim de ortada. Belki, muhtemelen, durumu büyütüyorum. Sonrasında oturup sakince düşününce ne yapmam gerektiğini de görüyorum. Bir dahaki sefere daha hazırlıklı ve daha kontrollü olurum umarım. Bir de "Şöyle yapsak daha iyi olur sanki..." diyen iç sese kulak versem iyi olacak.

hereafter

Posted on 12:48
Tehlike konusunda bir kez daha uyarıldım. Farklı kişiler anlattıklarımdan oldukça benzer noktalara ulaşıyor ve dikkatli olmamı söylüyor. Ben de ne yaptığımı bildiğime güveniyor gibiyim. (gerçekten mi...) Bir de aslında güvenmemem gereken başka şeylere güveniyor gibi. Ama şu köşenin ötesinde ne olduğunu bilmiyoruz ki. Hepsi varsayım. Göreceğiz bakalım...

Metallica

Posted on 18:48 In:
Konser sonrası ilk kez gündüz vakti stadın etrafında bulundum. Bu sefer maç kalabalığı vardı, nispeten çok renkli bir kalabalık. Civar sakinlerine her zamanki alışılmış sarı-kırmızı güruhtan sonra o siyahlar içindeki insanlar tuhaf gelmişti herhalde. Konser sonrası sıcağı sıcağına yazamamıştım, şimdi biraz bahsetmek istiyorum. Bu benim ilk stadyum konserimdi. Söz konusu grup da Metallica olunca heves ve heyecan kat sayım oldukça artmıştı. Saatlerce dışarıda bekleyip, güneşte kavrulup, içeri girmeye çalışırken kısmen ezilip, nihayet güvenlikten geçip yeniden ışığa çıktığımızda; stada ve onu doldurmaya başlamış kalabalığa bakıp kalakaldığımı hatırlıyorum. Tabii bu daha hiç bişeydi. Ön gruplar sırayla çalıp sahneyi terkettikten sonra -ki Pentagram harikaydı, bu vesileyle onları da izleyebilmiş olduğum için çok memnunum- sabırsız bekleyiş başladı. Dakikalar uzadıkça kalabalığın içinde sabırsızlık, çoşku, yerinde duramama arttı da arttı. Biz saha içinde sahneye göre sağda nispeten önlerdeydik. Üstümüzdeki tribünden başlatılan meksika dalgası defalarca tüm stadı turlarken hayranlık, şaşkınlık ve burada olmanın bu ortamda bulunmanın mutluluğu ile ağzımız açık seyrettik. Sonra tribündekiler "Saha içi!" diye tezahürat yaparak bizi de harekete çağırınca kendi çapımızda katılmaya çalıştık. Artık bekleyiş dayanılmaz olmaya başlamıştı ki sonunda sahneye çıktılar. Ve bir stad dolusu insan içlerinde biriken tüm o heyecan ve coşkuyu serbest bıraktı. İnanılmazdı. Muhteşem bir sahne performansı, havai fişekler, sahnenin iki yanından havaya yükselen alevler- ki şok edici biçimde yüzümüze vuran sıcaklıktan sonra buna hayret ve sevinç karışımı çığlıklarla karşılık verdik. En önlerde kaşı kirpiği filan yanan insanlar olduğundan şüpheleniyorum. Elbette müzik harikaydı. Fade to Black'i bu şekilde dinleyebildiğim için çok memnunum. Sanırım en çarpıcı şarkı Master of Puppets idi. Bir stad dolusu insanın avaz avaz "Master!" diye bağırması gerçekten inanılmaz, sarsıcı ve müthişti. Aslında tüm konser müthişti. Bittiğinde, oradan ayrılırken üzerimdeki yorgunluğa rağmen değişik bir enerji ile dolmuş gibiydim. Düşündüm ki tüm aksiliklere, ufak sıkıntılara, rahatsızlıklara rağmen böyle bir ortamda bulunmaya değer. Heyecanımı ve hevesimi paylaşan dostlarla başka konserlere gitmeyi umuyorum...

Mesela...

Neler neler yazmışım


I know a little garden close
Set thick with lily and red rose
Where I would wander if I might
From dewy dawn to dewy night
And have one with me wandering

Kutucuk