Kendime de bir pay çıkarttım şarkıdan. En sonunda diyor ya; ayrıca hoşuma gitti:
There is something I see in you
It might kill me
I want it to be true
22.07.09
Geçenlerde yazlığa gitmiştim hani, hatırladınız mı?

Gökkuşağı
Geçen gün evdeki içkilerle kokteyl denemesi yaparken şöyle bişey elde ettim. Adını neon koyduk. Karıştırıcıyla uyuma dikkat lütfen.
Uzuun uzun uyuyabilmiş de olsam yorgun kalktım sabah, daha doğrusu öğlen. "Kırıklık" fena şey, bir de dün hakkaten yormuşum kendimi sanırım, sırtım filan da ağrıyordu kalktığımda. Ya da gece yataktan düştüm. İkisinden biri.
Havadan ve randımanlı nefes alamamaktan olsa gerek, fena başım ağrıdı gün boyu. Saçımı okşayacak eli, yaslanacağım omzu aradım. Mikrop saçmakta olsam da...
Kitap okudum, Kiralık Nişanlı. 
Çizgi roman okudum, Daredevil.

Kütüphaneden aldığım üç kimya iki şiir kitabını götürüp sürelerini uzattırdım. Yine. Kimyalar tamam da diğer ikisinden alacağımı alıp raflarına iade etsem iyi olacak artık.

Sonra Melis'le güneye indik, ekimde gittiğimiz kimya kongresinin katılım ve yol ücretlerini geri alabilmek için gerekli evrakları teslim ettik. Görevli hanım keyif sigarasını bölmemize ve hafiften leylalık gösterdiğimiz bi iki noktaya rağmen bize çok iyi davrandı. Bari yemeğimizi de burada yiyelim diyip kantinden aldıklarımızla manzaraya yöneldik, ki bu pek iyi bir seçim değildi. Her daim aç ve laubali olan kedilerimiz etraftaki insan azlığından ötürü baya yemek delisi olmuşlardı. Sonuçta chicken noodle'ımı on dört (14) kedi ile paylaştım. Bu benim için de bir ilk. Noodle sevdiklerine Görkemcimle tanık olmuştuk ama böylesine gözü dönmüş bir yeme furyası oldukça ilginçti. Aklıma Home Alone 2'deki güvercinli kadın geldi. Ben de yolun kenarında etrafım rengarenk kedilerle çevrili, bir yandan kendim yiyip bir yandan onları besleyip bir yandan da "tamam arsızlık yapma, sen çok yedin" gibisinden laflar ederken ilginç bir görüntü sergiliyordum herhalde.

Karnımızı doyurmanın(?) verdiği huzur içerisinde kuzeye döndük, lab hazırlıklarına başladık. O sırada öğrendik ki bölümdeki buz makinemiz meğersem bozukmuş. Saat 2'de başlayacak olan üç lab'ın da buza ihtiyacı var, mesela biz iki tane çöktürme yapacaktık ki bu da en az dört lavabo dolusu buz anlamına geliyor. Biz de beş kişi elimizde rengarenk kovalar ve bir de leğen ile kuzeyin en uç kısmında bulunan genetik bölümünün yolunu tuttuk. Onlarda üç tane buz makinesi varmış, aslında birini komple götürsek daha iyi olurdu belki, heh. Biz kovalarımızı doldururken yanımızdaki sınıfa doğru ilerleyen asistan görünüşlü kız bize pek pis baktı ve havalı adımlarla içeri girdi. "Biz de asistanız ulen" dedik, "üstelik onlar benim de çocuklarım!!" diye ekledim, zira girdiği sınıfta benden lab almış öğrenciler vardı, güldük. Yol boyu epey ilgi topladık. Birlikte inorganik labı verdiğim İlke ile geyiğe başladık yolda, "her şey sizin için, nankörler!", "yield'ı düşük çıkan deneyin ikinci kısmını genetikte yapmaya gider, oradaki asistandan dayak yer, ona göre!" gibisinden.

Neyse, iki kova ve bir leğenlik buz işimizi gördü de biz geri gitmek zorunda kalmadık. Fena değildi deney. Sadece bir ara kaza eseri sıcak dereceye dokunup parmağımı yaktım. Neyse ki buzumuz var, çıkarttığım eldivene doldurup, parmağım içinde gezinip işe devam ettim. Sonra da bephanthen ile sıvayınca sorun kalmadı. Umarım perşembeye tamir edilmiş olur makine. 
Sonunda okuldan çıkmayı başarıp kadiköy otobüsünü de yakalayabildim. Oturacak yer bulabildiğim de süper oldu, zira akmerkezden itibaren içerisi hıncahınç doldu. Kulağımda müzik elimde de kitabım olmasına rağmen yolculuk saatlerce sürmüş gibi geldi.

Gerisi gördüğünüz gibi. Eve gittiğimde güzel bir uyku çekerek günü bitirecektim. Bugün okula gitmekten vazgeçtiğim için daha da güzel bir uyku.
Öte yandan sanırım üşüttüm, evde kalmam isabet olmuş.
© Garden of Cinitria
Wordpress Theme designed by DT Website Templates | Bloggerized by FalconHive