Sorunumla yüzleşmek yerine geri dönüp kaçtım. Literally. Adeta içgüdü gibi, düşünme ve uzaklaş.Yapılacak en kolay şeydi. Bunun çözüm olmadığını, sadece ertelemeye yaradığını, elbet karşıma çıkacağını biliyorum, biliyorum. Ama ilk tepkim bu olduğuna göre ne kadar iyi hissetmediğim de ortada. Belki, muhtemelen, durumu büyütüyorum. Sonrasında oturup sakince düşününce ne yapmam gerektiğini de görüyorum. Bir dahaki sefere daha hazırlıklı ve daha kontrollü olurum umarım. Bir de "Şöyle yapsak daha iyi olur sanki..." diyen iç sese kulak versem iyi olacak.
Perşembe, Ağustos 28, 2008
hereafter
Tehlike konusunda bir kez daha uyarıldım. Farklı kişiler anlattıklarımdan oldukça benzer noktalara ulaşıyor ve dikkatli olmamı söylüyor. Ben de ne yaptığımı bildiğime güveniyor gibiyim. (gerçekten mi...) Bir de aslında güvenmemem gereken başka şeylere güveniyor gibi. Ama şu köşenin ötesinde ne olduğunu bilmiyoruz ki. Hepsi varsayım. Göreceğiz bakalım...
Pazartesi, Ağustos 25, 2008
Metallica
Konser sonrası ilk kez gündüz vakti stadın etrafında bulundum. Bu sefer maç kalabalığı vardı, nispeten çok renkli bir kalabalık. Civar sakinlerine her zamanki alışılmış sarı-kırmızı güruhtan sonra o siyahlar içindeki insanlar tuhaf gelmişti herhalde. Konser sonrası sıcağı sıcağına yazamamıştım, şimdi biraz bahsetmek istiyorum. Bu benim ilk stadyum konserimdi. Söz konusu grup da Metallica olunca heves ve heyecan kat sayım oldukça artmıştı. Saatlerce dışarıda bekleyip, güneşte kavrulup, içeri girmeye çalışırken kısmen ezilip, nihayet güvenlikten geçip yeniden ışığa çıktığımızda; stada ve onu doldurmaya başlamış kalabalığa bakıp kalakaldığımı hatırlıyorum. Tabii bu daha hiç bişeydi. Ön gruplar sırayla çalıp sahneyi terkettikten sonra -ki Pentagram harikaydı, bu vesileyle onları da izleyebilmiş olduğum için çok memnunum- sabırsız bekleyiş başladı. Dakikalar uzadıkça kalabalığın içinde sabırsızlık, çoşku, yerinde duramama arttı da arttı. Biz saha içinde sahneye göre sağda nispeten önlerdeydik. Üstümüzdeki tribünden başlatılan meksika dalgası defalarca tüm stadı turlarken hayranlık, şaşkınlık ve burada olmanın bu ortamda bulunmanın mutluluğu ile ağzımız açık seyrettik. Sonra tribündekiler "Saha içi!" diye tezahürat yaparak bizi de harekete çağırınca kendi çapımızda katılmaya çalıştık. Artık bekleyiş dayanılmaz olmaya başlamıştı ki sonunda sahneye çıktılar. Ve bir stad dolusu insan içlerinde biriken tüm o heyecan ve coşkuyu serbest bıraktı. İnanılmazdı. Muhteşem bir sahne performansı, havai fişekler, sahnenin iki yanından havaya yükselen alevler- ki şok edici biçimde yüzümüze vuran sıcaklıktan sonra buna hayret ve sevinç karışımı çığlıklarla karşılık verdik. En önlerde kaşı kirpiği filan yanan insanlar olduğundan şüpheleniyorum. Elbette müzik harikaydı. Fade to Black'i bu şekilde dinleyebildiğim için çok memnunum. Sanırım en çarpıcı şarkı Master of Puppets idi. Bir stad dolusu insanın avaz avaz "Master!" diye bağırması gerçekten inanılmaz, sarsıcı ve müthişti. Aslında tüm konser müthişti. Bittiğinde, oradan ayrılırken üzerimdeki yorgunluğa rağmen değişik bir enerji ile dolmuş gibiydim. Düşündüm ki tüm aksiliklere, ufak sıkıntılara, rahatsızlıklara rağmen böyle bir ortamda bulunmaya değer. Heyecanımı ve hevesimi paylaşan dostlarla başka konserlere gitmeyi umuyorum...
Perşembe, Ağustos 21, 2008
tedirginlik
Geçenlerde tuhaf bir olay vuku bulmuştu. "Demek ki birileri farkediyor, ama tabii ki elbette ki elbette ki istediğimiz kişiler değil..." diye düşünmüştük ardından.
Bir gün öncesinde aklıma gelivermesinden sonra, sanki düşüncelerimden fırlayıp canlanmış gibi oldu bugün. Sanırım kibar olmaya çalışırken gerektiğinden daha iyi davranıyorum. Bir üçüncü sefer için daha planlı hareket etmeliyim.
particularly intriguing
Doğru zamanda doğru yerde bulunma şansına sahip olduğum günlerden biriydi dün. Belki Görkem ve Güven'in hediyesinin uğurudur, belki güneş aslan burcundan çıkmadan önceki son günlerin etkisidir. Öğlenki kahve falı da ufak gündelik dileğimin gerçekleşeceği söyledi.
Neyse, olaylardan biri şöyle: Taksim D&R'da dvd'lere bakıyordum. Sıradan tüm rafları gözden geçirdim. Sonra bu sefer de ters yöne doğru giderek bir daha baktım nedense. Rafların bittiği köşeye doğru gelirken sol tarafıma birisi geldi. Bir dürtü ile yüzüne baktım. Hafif arkası dönük şekilde dvd'leri inceliyordu o da. Yine de tanıdım. Arkamdan dolaşıp sağ tarafa doğru geçerken dikkatini çekecek şekilde bakmaya devam ettim gülümseyerek. Beni farketti. O da gülümsedi, biraz şaşırmış gibi. Ersin Karabulut idi kendisi. Yakın çevrem bilir, kendisi zamanında penguen almaya başlamamın sebebidir. " Sen beni hatırlamazsın tabii ama bir arkadaşımla birlikte sana kestane şekeri getirmiştik kitap fuarına" gibisinden bir cümle kurdum (bkz: tüyap). Sonrasında bikaç kez daha taksimde karşılaşıp konuşmuştuk hatta, bu detayı kendime sakladım. Adımı söylediğimde "Aa adını hatırlıyorum ben" dedi. "zaten bu isimde başka insan tanımadığımdan.." diye devam etti gülerek. İsmimin faydaları olmuyor değil. Azıcık daha konuştuk ayaküstü. Sanırım dergiye gideceğim bir gün :)
Perşembe, Temmuz 31, 2008
biraz dünden bahsedeyim
Sabah uykumu pek alamamış bir halde kalktım. Ama camdan baktım, gökyüzü masmaviydi. İyiye işaret. Çok sevdiğim rengarenk eteğimi giydim. Barış Manço vapuruna bindim. Tost ve çay ile kahvaltı yaptım. Güneşli tarafa cam kenarına oturmuştum; güneş gözlüklerimi taktım, dışarısını seyrettim. Badem dinledim, sadece ilk albüm ama.
Okula gidince ilk iş olarak aylardır uyuyan GPC cihazını uyandırdım. Ama ondan önce merdivende karşılaştığım arkadaşlarımla "bugün benim doğum günüm, öpün beni :) " seansını uyguladık. Sonra lab'da hocamla işle ilgili planlarımızı yaptık. Öğlen markete gidip doğum günü pastam yerine geçecek vienetta dondurmasından aldım iki kutu. Evet, hala varmış öyle bişey, biz de geçenlerde birisi alıp bölüme getirince öğrendik. Hatta tadı hatırladığımdan daha güzeldi. Bölüme dönüp insanlara haber verdim. Saat ikide sekreterlikte buluştuk, bölümümüzün meşhur çanını çaldık olayı duyurmak için. "İyi ki doğdun" sarkısı söylediler bana :) Sonra hocalardan da gelenler oldu. Hülya abla mum bile buldu bana, dilek dilemem için. Başka zaman olsa daha farklı bir dileğim olabilirdi sanırım, ama bu sefer aklımda taze bişey vardı, önceki gün Görkemcim ile mojito eşliğinde konuştuklarımızdan... Dondurmalarımızı yedik, fotoğraf çektik. Okulda böyle kutlayabilmekten çok memnun oldum. Sonrasında hepimiz lab'larımıza dağıldık. Bugün yapmakta olduğum GPC kalibrasyonu için standartları hazırladım. Çıkışta Görkem'le birer kahve içtik, sonra beşiktaşa gittim. Vapurda Ege öykücükleri anlatan kitabımı okudum. Otobüsle caddebostana gittim. Pek sevdiğim italyan restoranında annem babamla yemek yedik. Pek güzel oldu. Eve gidince facebooka gelmiş mesajları okudum, mutlu oldum.
Gün içinde bu bir seneyi düşündüm zaman zaman. Okulu, lab'daki işlerimi, asistanlığı düşündüm. Dostlarımı, gittiğim gezdiğim oturduğum güzel yerleri, tanıştığım insanları, bir arkadaşın dediği gibi "seyyar gönül bahçemde ağırladığım misafirleri" düşündüm. En mutlu olduğum zamanları düşündüm. Gece ağlayarak uyuduğum zamanları da. Kendime dair öğrendiğim şeyleri düşündüm. Bir de gelecek hayallerimi.
Sonra uyudum.
Çarşamba, Temmuz 30, 2008
Cuma, Temmuz 25, 2008
Mr. Sandman
İki haftadır her gece rüya görüyorum. Eve döndükten sonra gördüklerim o kadar canlı değil, hatırlaması güç. Ama Kandıra'dakiler acayipti. Gerçek gibiydiler, uyandığımda da aklımda kalıyorlardı. Üstelik gecede bikaç tane. Yakın geleceğe dair şeyler, film gibi maceralar gördüm. Üç tane de eski sevgili. Bir tanesine kızgın olduğum bir konuyla ilgili ilk fırsatta söylemeyi planladığım şeyleri birebir söyledim. Bir başkasının yüzü saklı kaldı. Diğeri de normal haline benzemeyen bir hırpani görünüşle çıktı karşıma. Bilinçaltım biraz karışık galiba.
Çarşamba, Temmuz 23, 2008
Pazar, Temmuz 20, 2008
sipariş
Düşündüm de şimdilerde bir yaz aşkı iyi gider. Mesela şöyle iki haftalık filan. Sonra mesela ben arıza çıkartayım bu sefer. Peki tamam, o da çıkartabilir, öyle olsun.
Cuma, Temmuz 18, 2008
Et si c'était vrai
Kitabın kapağı ilgimi çekmişti. Raftan alıp incelememin tek sebebi buydu. Arkasında “İşten eve yorgun döndüğünüz bir gün, banyo dolabınızın içinde bir kadın bulsanız ne yapardınız? Hele bu kadını sizden başka kimse görüp sesini duyamıyorsa?...” diye başlayıp “...modern bir peri masalı.” diye biten yazıyı okudum. Benlik bir kitaba benziyordu.
“Söyleyeceklerimi anlamak kolay değil, kabul etmekse olanaksız; ama öykümü dinlemeye, bana güvenmeye razı olursanız, belki sonunda bana inanırsınız; ve bu çok önemli, çünkü, farkında değilsiniz ama, dünya yüzünde bu sırrı paylaşabileceğim biricik insan, sizsiniz.”
Hayatları çok tuhaf bir biçimde kesişen Arthur ve Lauren’ın hikayesi. Yaşanan ilginç ve garip olaylar bir yana; özünde hayattan zevk almayı barındıran bir hikaye. İnsanın yüreğinin sevebileceği her şeye değer vermekle ilgili. Çevremizdeki, çoğu zaman dikkat etmediğimiz ya da önemsemediğimiz ayrıntılarda güzellik bulmakla ilgili.
Lauren Arthur’a şöyle diyor:
“Her sabah kalktığında bir banka, onun adına bir günlüğüne 86 bin 400 dolarlık bir alacak hesabı açacak; tek koşul, gün içinde parayı harcaman, kullanmadığın para sen uyurken geri alınıyor, ve sabah yeniden hesap açılıyor. Hile yapıp paranı başka bir hesaba aktaramazsın, serbest olan tek şey parayı harcamak. Bir diğer kural da, banka önceden haber vermeden oyunu durdurabilir; herhangi bir zamanda, sana oyunun bittiğini, hesabı kapattığını ve başka hesap açılmayacağını söyleyebilir. Sonuç olarak soru şu: Eğer böyle bir şeyle karşılaşsan ne yapardın?”
Arthur hiç düşünmeden her doları kendi keyfi için ve sevdiklerine armağanlar almak için harcayacağını söylüyor. Bu “sihirli banka”nın vereceği her kuruşu, kendi yaşamına, çevresindekilerin yaşamına mutluluk getirmek için kullanırdı.
Lauren da yanıt veriyor “Hepimiz bu sihirli bankaya sahibiz; sihirli banka, zaman. Her sabah uyandığımızda açılan 86 bin 400 saniyelik kredi. Akşam yatağa yattığımızda yarına hiçbir şey kalmıyor, gün içinde yaşanmayan kaçmış, dün bitmiş oluyor. Her sabah bu büyü yeniden başlıyor, hesabımıza yeniden yaşamın 86 bin 400 saniyesi yatırılıyor ve şu değişmez kuralla oynuyoruz; Banka, önceden uyarmadan, istediği zaman hesabımızı kapatabilir. Öyleyse biz hesabımız ile ne yapıyoruz?"
Ve devam ediyor: “Yaşamın bir yılının ne olduğunu mu merak ediyorsun: Bu soruyu, yıl sonu sınavında başarısız olmuş bir öğrenciye sor. Yaşamın bir ayı: Bu konuda, erken doğum yapmış, bebeğini sağ salim kollarına almak için, kuvözden çıkmasını bekleyen bir anneyle konuş. Bir hafta: Ailesina bakmak için bir fabrikada ya da maden ocağında çalışan bir adama sor. Bir gün: kavuşacakları günden başka bir şey düşünmez olmuş âşıklara sor. Bir saat: Asansörde mahsur kalmış bir klostrofobiğe sor. Bir saniye: Bir araba kazasından kıl payı kurtulmuş bir adamın yüzündeki ifadeye bak ve saniyenin milyonda birini, olimpiyatlarda, uğruna ömrünü verdiği altın madalya yerine, gümüş madalya almış atlete sor. Yaşam büyülüdür Arthur...”
Kitap çarpıcı bir biçimde bitiyor. Ya da, doğruyu söylemek gerekirse, bitmiyor. Sizi Tekrar Görmek adlı kitapta hikaye devam ediyor. Yaşamın tanıdığı ikinci bir şansla. İlkinden sonra hemen okudum devamını da.
Yazarın tarzından hoşlanınca bununla birlikte üç kitabını daha aldım. Beğendiğin bir kitaptan sonra, hele de ilk kitapsa, yazarın diğer eserlerinde hayal kırıklığına uğrayabilme ihtimali hatırlatıldı bana. Ama ben daha fazlasını okumak konusunda kararlıyım.
Perşembe, Temmuz 17, 2008
fırtına sonrası
Gece yatmadan önce balkona çıkıp fırtınayı izledim. Denizin üzerinde çakan şimşekleri seyrettim uzun süre. Neden bilmiyorum ama bunu izlemek çok hoşuma gidiyor. Karanlığa bakarak beklemek, beklemek, beklemek; sonra aniden göğü yaran keskin ışık ve bir anlığına aydınlanan gece. Ardından gök gürleyene dek geçen saniyeleri saymak, "bir, iki, üç...oldukça yakın". Ardından bir sonraki şimşek. Bir gün bunu... paylaşmayı umuyorum.
Yağmur sabaha kadar yağdı sanırım. "Sıkı bir ağlama seansı ile içindekileri döküp rahatlama"yı hatırlattı bana. Uyandığımda güneş çıkmıştı, gökyüzü maviliğine kavuşmuştu yeniden.

Deniz hala hırçındı gerçi. Yine de öğleden sonra şansımı denemek için plaja indim. Su soğuk değilse dalgalar hiç önemli değildi. Geçen gün girdiğimizden soğuk olamaz diye düşündüm. Denemek adına suyun kenarına gittim. Beklediğimden sıcaktı. Çok sevindim doğrusu. Biraz dalgalarla oynayıp yoğun bir yosun kütlesini aştım; ki gerçekten yoğundu, bir ara etrafımda sudan çok yeşillik varmış gibi geldi. Biraz daha açığa gidince su temizleşti. Mutlu mutlu yüzdüm epey. Sudaki tek kişi bendim bu arada. Hoş bir duygu. Kulaç atarken sıçrayan su damlacıkları güneşte çok güzel parlıyor. Yorulunca da dalgaların beni kıyıya atmasına izin verdim. Şaka şaka. Sebze çorbasından bir kez daha geçip plaja ulaştım. "Saçımda yosun kaldı mı acaba..."

Deep Heart's Core
Yıllar önce dükkanda çalarken duyup “aa ne güzelmiş, ne ki bu” şeklinde tanışıp aldığım bir Kate Price albümü. O zamanlar kaset alırdık, cd’ye geçiş daha sonra oldu.
Geçenlerde, şansın benden yana olduğu bir günde, aklımdan geçeli en fazla yarım saat olduğu sırada, bir dükkanda öylesine bakınırken daha önce hiç rastlamadığım cd’sini buldum. İşte enstrümantal parçalarından biri, iki kısımdan oluşuyor; adı da Eliz Iza - Jump At The Sun.
Çarşamba, Temmuz 16, 2008
Fırtına
Dün hava çok durgundu. Güneş batarken denizde en ufak bir kıpırtı yoktu. Ufukta ertesi günün güzel olacağını haber veren pembeliğin yerini gri bir renk almıştı. Fırtına işaretleri.
Gece yarısına doğru dışarı çıktım azıcık dolaşmaya. Televizyonda izlediğim Woody Allen’ın filmi Everybody Says I Love You’dan sonra ben de aşk üzerine düşünüyordum. Kurbağa ve cırcır böceği sesleri eşliğinde. Çam ağaçlarının arasından ay gözüküyordu. Sonra toplanmakta olan bulutların arkasında kayboldu.
Sabah 6 civarında açık balkon kapımdan içeri gelen seslerle uyandım, yine türlü türlü rüyanın ardından. Balkona çıkıp etrafa baktım. Hava bozmuş, deniz kabarmıştı. Beni uyandıran da dalga ve rüzgar sesiydi. O sırada yağmur başladı; ben de asılı mayo ve havluları toplayıp içeri götürdüm. Tekrar yattım ama dışarısı o kadar gürültülüydü ki yeniden uyumam epey zaman aldı.
Kahvaltıdan sonra sarı çizmelerimi giyip dolaşmaya çıktım. Nefis, taptaze kokuyordu etraf. Deniz kıyısına indim, iskeleye çıktım. Dalgalar müthişti. Epey durup izledim. Bir tanesi kırılıp köpükler içinde suya vurduktan sonra bir diğerini de izleme isteğinden alıkoyamıyor insan kendini. Ancak kocaman damlalar halinde yağmur tekrar başladığında döndüm eve.




Pazartesi, Temmuz 14, 2008
Kandıra yeniden
Bu sezon ilk kez gelmiş bulunuyorum yazlığa. Değişik duygular içindeyim. Bunları yazarken açık kapıdan deniz havası ve dalga sesi geliyor içeri. Hava serince geceleri. Gündüz deniz de baya soğuktu; rüzgar dönünce soğuk bir akıntı geldi. Yüzerken insanın parmakları uyuşuyor neredeyse, pek hoş değil doğrusu. Ben de kendimle biraz fazla baş başa kalıyorum galiba. Fazlası da çok sağlıklı olmuyor ama neyse artık. Geceleri çok rüya görüyorum. Düşünce seline bir dur demek gerekiyor arada. Sürekli müzik bulunduruyorum evin içinde. Akşam yemeği hazırlığını bırakıp güneşin batışını izliyoruz. Bahçedeki güller pek güzel açmış. Arka taraftaki salatalıklar da bir gecede kabak kadar oluyor. Biberler desen çıtır çıtır. Bir de deniz ısınsa yeniden; yeni gözlüğümle keşfe çıksam kayalıklarda...
Cumartesi, Temmuz 05, 2008
şeytan ayrıntıda gizlidir
Öğleden sonra çıktım okuldan, taksime gittim. Otobüste kütüphaneden aldığım şiir kitabını inceledim -sonra döneceğim bu konuya. Alışveriş yapasım vardı. Yolun güneşli tarafından yürüdüm aşağı doğru. Sabah almaya karar verdiğim kitapları aldım- sonra döneceğim bu konuya da. Sonra pasajları dükkanları dolaştım. Genellikle iyi av çıkaran dükkanlardan elim boş çıkmadım bu sefer de. Mephisto'da indirimli filmleri incelerken yorulduğumu ve acıktığımı farkettim. Saat yedi olmuş meğer. Bizimkiler yazlığa gitmişti; ben de eve gidip film seyretmeyi planlamıştım. Bari burada karnımı doyurayım da öyle gideyim dedim. Çıtır tavuklu salata yedim. Nar ekşisi rokaya oldukça güzel gitmiş, normalde pek tüketmediğim halde rokalarımın hepsini yedim bu sefer. Torbalarımı yüklenip yola koyulduktan sonra acaba bir bira filan içip öyle mi gitsem diye düşündüm. Sola sapıp küçük beyoğluna doğru ilerledim. Kalabalıktı. Baya hoş olmuş burası, gitmek lazım. Biradan vazgeçip margarita istedim. Aldığım dergiden Batman filmleri ile ilgili yazıyı okudum. Etrafı seyrettim. İçkimi bitirip kalktım. Caddeye çıkıp meydana doğru yürürken saat sekiz buçuk filandı, hava aydınlıktı. Eve gidip film seyretme planım o kadar hoş gözükmemeye başladı. Yiyip içip oturunca yorgunluğum geçmişti sanırım. Yolda birileriyle karşılaşsam ya diye düşünüyordum. Aklımda bu tip senaryoları canlandırarak yavaş yavaş yürüdüğüm sırada Divad (a.k.a. Karanlık) ile karşılaştım. Haha. Tuhaf bir şans benimkisi. 180 derece yön değiştirip o ve arkadaşlarına katıldım. Gece uzun, taşıdığım torbalar ağır, keyfim ise yerindeydi. Saat dört gibi eve vardım. Yolda yürürken kafamda Fear Of The Dark çalmasın diye başka şarkılar mırıldandım. Eve girdiğimde yemek masasının üstünde bir tencere ve bir not vardı. Mantıyı buzdolabına kaldırmamı ve balkondaki çamaşırları toplamamı istiyordu annecik. Mantıdan yedim, kalanını dolaba kaldırdım, çamaşırlara dokunmadım-bu yazıdan bir saat kadar önce ancak ilgilenebildim onlarla. Dört buçuk gibi yattım. Uyumadan önce dışarıdan karga sesi geliyodu.
Çarşamba, Temmuz 02, 2008
iyi fikir
Dün gece suratım yastığa gömülü halde bugün naapsam diye düşünüyordum. İşim olmayacağını bildiğimden, tüm günü öyle amaçsızca geçireceğimi de bildiğimden; sabah kalkıp yola çıkmak konusunda ikna edemedim kendimi. Önceden bir-iki ufak plan yapmıştım aslında, boş zamanımdan yararlanmak üzere. Ama gece içimde sıkıntı birikmeye başlayınca onlar da "iyi fikir"liklerini yitirdi, vazgeçtim. Evde kalmaya karar verdim. Ki isabet olmuş.
Olaylara bakışım ne çabuk değişiyor. Tabii tatilde ve uzakta olmanın getirdiği iyimserlikle hayata dair güzel hisler ve umutlar beslemek çok kolay. Suyun üzerimdeki sakinleştirici etkisini de unutmamak lazım. Şimdi ise kendimle konuşurken istediğim cevapları alamıyorum sanki. Pozitiflik seviyesini gösteren ibre yanlış yöne kımıldar gibi. Ama sebebini, sebeplerini biliyorum. Elimden gelebilecek şeyler de var, yeter ki isteksiz ve hevessiz olmayayım. Üstelik aylardan temmuz.
me & my fish buddies
Son günümüzde denize inmiştim tek başıma; o sırada içimdeki en kuvvetli istek yüzmek yüzmek yüzmek olduğu için bir parça ekmek ve peyniri mükellef kahvaltıya tercih ederek. Deniz pırıl pırıldı, pek rüzgar da yoktu. Yeni aldığım gözlük ve şnorkelimi taktım. Eskisini yıllaaar önce Kaş'tan almıştık ama gerçekten yıllaaar geçtiği için bir parça eskidi o. Yanımda getirmeyip buradan yenisini almaya karar vermiştim. Neyse, aşağısını seyrederek yüzdüm sakin sakin. O gün inanılmaz balık vardı etrafta, çeşit çeşit. Siyah kuyruklu ufaklıklardan oluşan kalabalık bir sürü hemen yüzeyin altında geziniyordu. Yavaşça aralarına doğru yüzdüm. Biraz daha aşağı çekildiler ama hala etrafımda dolaşıyorlardı. İki yanımda ve altta onlar olmak üzere birlikte onlar nereye isterse oraya doğru yüzdük epey bir zaman. Su çok berraktı, aşağısı gayet güzel gözüküyordu. Daha derinde yüzen siyah kuyruklularda daha küçük, ince gümüşi balıklar vardı. Yüzmekten çok uçmak gibiydi, aşağıdaki yosunlar kayalar sanki ormanlar ve dağlar tepelermiş gibi. Farketmeden çok uzaklaşmışım. Bir de baktım ki İstanbul'dayım.
Pazar, Haziran 29, 2008
Bodrum dönüşü iş başı
Desem de henüz çalışmaya başlamış değilim. Mezuniyet törenleri falan filan derken geçen hafta öyle geçiverdi. Geçen sene bu zamanlar bu sene bu zamanlarda mezun olacağımı düşünüyordum ama tabii "insancıklar plan yapar". Neyse, artık başka planlar var...Hele bir deneyleri tamamlayalım...Hocam bugün Bursa'daymış meğer, sanırım alışverişe gidebileceğim, after all.
Görkem'cim bu tatilin bana yaradığını, rahatlamış göründüğümü söylüyor. Sanırım öyle gerçekten. Biraz daha hafiflemiş gibiyim. Deniz ve güneş iyi geldi doğrusu. Oradayken çeşitli konular hakkında düşündüm yine, ama sakince ve daha pozitif bir şekilde. Tabii aklımda geçen seneki Bodrum maceram vardı sıkça. Aynı yerlerde dolaşırken, hatta balkonumuzdan olayların geçtiği yerleri görürken bu çok doğaldı elbette. Hikayeyi uzaktan tekrar izlemek gibiydi, ama hep gülümseyerek.
Dostlar kendi yönlerine doğru ilerlemeden önce yaptığımız bu tatil gerçekten güzeldi. Keyifli ortam için emeği geçen herkese teşekkürler ve sevgiler.
Perşembe, Haziran 19, 2008
bibubip
Sabah dolmuşta para vermeyi unutuyordum neredeyse. Caddeye doğru yürürken ayağımın arkası acımıştı, dolmuşa bindiğimde de kafamdaki en önemli şey oraya yarabandı yapıştırmaktı. Hallettim, rahat rahat arkama yaslandım, etrafı seyrediyorum. Sonra birileri daha bindi, onlar para uzartırken farkettim vermediğimi. "Aaa ne komik, sanki akbil basıp da binmişim gibi. Heheh. Bibubip"
Çarşamba, Haziran 18, 2008
Bodrum'a doğru
Yarın bu saatlerde yolda olacağım. Bu ufak kaçamağa ihtiyacım var doğrusu. Lab'da da tam gaz işe başlamadan önce bir mola iyi olacak. Biraz gerilmiş hissediyorum kendimi. Ama kafamda öyle çeşitli tilkiler dolaşıyor ki, oraya vardığımda durulacaklarından pek emin değilim. Daha doğrusu otobüse bindiğim an onlar arkada kalmayacakmış gibi. Ne zaman ki kendimi denize atacağım, işte rahatlama. Sırt üstü sakince yüzerken her kulaçta sıçrayan su damlacıklarını, yüzüme vuran güneşi hissedip; gözlerim kapalı halde gülümsemek...
Pazar, Haziran 15, 2008
homecoming
Eğlenceli bir haftasonu idi. Önce pek sevdiğim kızlarımı misafir ettim evde. Favori yiyecek çikolatalı ve çilekli dondurmaydı. Favori içecek de limonata ile ferahlatılmış elma aromalı bacardi - on the rocks. Yanında da bol muhabbet.
Bugün de mezunlar günü vardı boun'da. Gereğinden fazla erken gittiğim için başta biraz sıkıldım doğrusu. Kalabalığın arasında yalnız olmak hiç hoş değil. Neyse ki tanıdık insanlarla karşılaşmaya başladım bir yerden sonra, aradığım arkadaşlarımı da buldum ilerleyen saatlerde. Klasik müzik, caz ve rock korolarını pek beğendim. Bu kadar geç aklıma gelmiş olması acı ama ben de rock korosuna girmek isterdim...Neyse, keyifliydi ortam. Çeşitli sebeplerden dolayı bikaç yerde içim buruldu aslında, ama içmeye başladıktan sonra zaten ortalık daha bir güzel gözüküyor. Mariachi'lerin sayısını takip edemedim, sadece elimin hiç boş kalmadığını söyleyebilirim. Diğer konserler de oldukça güzeldi, tek sorun kısa sürüp hevesimizi kursağımızda bırakmalarıydı. Önce Makedon-Boşnak havaları ile Gayda çıktı; sonra Redd ve kapanışta da Erkin baba. Son kısım gerçekten bizi bizden aldı. Çöpçüler, yalnızlar rıhtımı, arap saçı...
Elimde olmadan Redd'in dile getirdiği bir soru takıldı aklıma:
Bir insan, bir güzel, hâlâ aşk var mı?
Erkin babadan da temenni niteliğinde:
Bize de bir gün kader güler, güler inşallah.
Not: Maç gösterimine kalmadım. Malum, eve giden yol uzun. Güney yokuşunu çıkmak da özellikle zor geldi bu sefer. Otobüse de koşup atlayıp zıplayıp yetiştim. Son iki golümüzü evde izlemeyi başardım :)
Çarşamba, Haziran 11, 2008
bahçe düzenlemesi
Bir süredir aklımdaydı değişiklik yapmak. Bugün template'le oynadım bir parça. Sonuç böyle.
Pazartesi, Haziran 09, 2008
%
Dün saat 2 sularında Hisarüstü'ne dolu yağdı. Sarper'lerden çıkıp otobüs durağına yürüdüğüm iki dakika içerisinde yağmur başladı; damlalar büyüdü büyüdü hızlandı. Şemsiyem olmasına rağmen büyük ölçüde ıslanmış olarak durağa sığındıktan biraz sonra yağan şey sıvı olmaktan çıktı, gökten çatır çutur dökülmeye başladı. Yol önce beyaz dolu taneleriyle kaplandı, sonra yukarıdan gelen nehrin altında kaldı. Bir ara kırılmış dallar filan geçti önümüzden suyla hızla taşınarak, hani arkasından timsah filan gelir mi diye baktık. Durağa sığınmış bizler olayı kâh dehşetle kâh gülerek izledik. Yakından ve hızlı geçen arabalar üzerimize su sıçratırken hep beraber bağrıştık. Bir de ufak çocuk vardı; korkmuş olsa gerek, ağlamaklı bir halde "yaa baba taksiye atlayalım işte, otobüse binmeyeliiiim" deyip duruyordu. Neyse, başladığı hızla bitti yağış. Eğlenceli sayılırdı aslında.
Perşembe, Haziran 05, 2008
"Güneşleniyorum"
Aynı yerde uzun süre oturursam ne kadar tanıdık insan görürüm oyunu oynadım bu öğlen. Fena puan toplamadım aslında.
Pazar, Haziran 01, 2008
ajanda
Mayıs da bitti. Bu mayıstan daha çok şey beklemiştim doğrusu. Nisan dopdoluydu halbuki. Bir etkinlikten diğerine koşarak geçmişti. Çok keyifliydi. O zaman fırsatım olmamıştı, şimdi yazayım bari.
Film festivalinde 17 filme bilet almıştım. 16 tanesine gittim. Sonuncusunu kapıda sattım, zira çok daha iyi bir plan filizlenmişti. Tarih sırasına göre filmler şöyle:
* Müzik Hatrına + Seçmeler (If It Weren't For The Music + Audition) - Milos Forman: Pek sevdiğim Hair ve Amadeus'un yönetmeninin ilk filmlerinden.
* Bir Sarışının Aşkları (The Loves Of A Blonde) - Milos Forman: Gerçekten hoş ve biraz da trajikomik. En eğlenceli kısmı da baş eti yiyen anne idi sanırım.
* Kayıp Çocuklar Şehri ( Le Cité Des Enfants Perdus) - Marc Caro & Jean-Pierre Jeunet: Tuhaf, rahatsız edici, ilginç.
* Kaptan Ebu Rayid - Amin Matalqa: 50 yıldan sonra ilk Ürdün filmi. Beğendik.
* Düşüş (The Fall) - Tarsem Singh: Bu festivalde en beğendiğim. Pushing Daisies'den pie-maker, inanılmaz küçük kız, beş kahraman, bir masal, Beethoven'ın 7. senfonisinden o kısım içimize işledi.
* Her Şey Yolunda (Tout Va Bien) - Jean-Luc Godard: Sosis fabrikası. Portakallar. İleri-geri kamera hareketleri. Sahneler uzadıkça gevşemiş sinirlerden dolayı kıkırdamak.
* Duman Altı (Smiley Face) - Gergg Araki : Sanırım "stoned" olmanın ne demek olduğunu bilmediğimiz için pek bişey ifade etmedi film. Gülemedim bir çok şeye. Bir tek şu iyiydi:
- I mean, isn't that what you're supposed to put in a frame? Things you love? I'm gonna do that. When I'm get home, I'm gonna frame a bunch of stuff I love. Like lasagna. I *love* lasagna. It's SO good. And cheesy. You know who else loves lasagna? Garfield. Man, that cat really loves lasagna. Maybe I should put a picture of Garfield in a frame. You know, as a kind of shorthand way of saying 'I love lasagna.' That would be so f*cking inside. Or how 'bout a photo of *President* Garfield? Oh shit, that would be totally metal. People would be all like: Jane, why do you have a photo of President Garfield on your mantle? And I'd be like: Because I like lasagna, of course.
* Martin Frost'un İç Dünyası (The Inner Life Of Martin Frost) - Paul Auster: "Olmamış" gibisinden yorumlar duydum etrafta ama ben beğenmedim diyemeyeceğim. Gerçi "aynalar sayılmaz" lafı hakkaten kopardı bizi.
* Canlandırma Sineması - Alexander Petrov: Cam plakalar üzerine elle boyanarak yapılmış filmcikler. Çok hoşuma gitti. Hemingway'in pek sevdiğim eseri "Yaşlı Adam Ve Deniz"in aralarında olduğunu görünce izlemeye karar vermiştim, ki en çok da onu beğendim sanırım. Diğerleri; İnek, Gülünç Bir Adamın Düşü, Denizkızı, Aşkım.
* Dante 01 - Marc Caro: Yönetmen katılımıyla izledik. Sonunda bir kısım vardı ki gerçeken sınırlarımızı zorladı, biraz daha sürse salondan çığlıklar gelebilirdi. Biraz sarsılmış çıktık.
* Dr. Plonk - Rolf De Heer: Siyah-beyaz, konuşmasız, eğlenceli.
* Baltaya Dokunma (Ne Touchez Pas La Hache) - Jacques Rivette: İki taraf da birbirini süründürürse sonunda noolur, onu gördük.
* Lütfen Başa Sarın (Be Kind Rewind) - Michel Gondry: Diğer filmlerinden farklı, ama hoşuma gitmişti. Beni güldürdü.
* Easy Rider - Dennis Hopper: 'Kült film' sıfatını kazanmış zaten. Bence ikiliden Billy daha sevimliydi. Gencecik bir Jack Nicholson'ın da bir süre eşlik etmesi hoş. Dediği gibi:
- But they see a free individual, it's gonna scare 'em.
- Well, it don't make 'em runnin' scared.
- No, it makes 'em dangerous.
* I'm Not There - Todd Haynes: Altı farklı oyuncudan altı farklı portre. Karmaşık geçişler. Bob Dylan. One More Cup Of Coffee Before I Go...
* Into The Wild - Sean Penn: Etkileyici. Son filmimdi.
Ve bir tiyatro. Görkem'cim ile gittik. "Ben Ruhi Bey Nasılım". Uğur Polat'ı izlemeyi ne zamandır istiyordum. Müthişti bence. Bazı yerlerde resmen nefes almadan izledim, ufacık bir ses çıkartsam o anı bozacakmışım gibi geldi. Çok beğendim.
Ve bir konser. Radyo Eksen sunar: Devotchka. Grup gerçekten iyiydi. Ama bu garajistanbul denilen yeri hiç beğenmedik. Ses sistemi kötüydü, inanılmaz yoğunlukta sigara dumanı içinde boğuluyorduk, üstelik kalabalıktan ezilmekteydik. Bir ara yüzümde tüm bunların ve daha fazlasının yansımasını gören Sarper "iyi misin?" diye sordu bana. İyi değildim. Tüm o rahatsız edici etkenler ve kalabalığın içinde yapayalnız hissetmemden dolayı iyi değildim. Yine de iç çekip, votkamdan bir yudum alıp "en azından müzik güzel, müziğe odaklanayım" diye düşündüm. Belki de bu yüzden o inanılmaz olay gerçekleşti. Ve ben "konser nasıldı" diye sorduklarında kocaman gülümseyip "harikaydı" diyebilecek hale geldim.
Sonra mayıs...Mayısın en güzel yanı havasıydı sanırım. Boş zamanlarımı güneyde geçirdim. Kitap okudum. MFÖ konseri, sonra taşoda...falan filan.
Dün de lisemizin talaş böreee gününe gittik. Bu sene değişiklik olarak kapıda para almadılar. Giriş ücretsiz, ama börekler paralıydı. Börek yemedik. Aslında bir parça eksiklik hissettim yememekten dolayı. "Acaba zehirlenir miyiz" diye düşünmeden günün bitmesi alışkın olmadığımız bir şey. Bu sene az insan vardı ama nedense. Daha önceki seferlerde selamlaşıp sonra da adı neydi diye düşündüğüm bir sürü insanlar yoktu bu sene. Çıkışta yedik içtik yine. Güzeldi.
Perşembe, Mayıs 29, 2008
benim için mi? gerçekten mi?
Geçenlerde Sargonnas bu sene doğum günü hediyesi olarak ne istediğimi sordu. "Hakkaten ne isterim acaba" diye düşünemedim bile. Geçen sene bana verilmiş olan bir hediye geldi aklıma; ki genel olarak diğerlerinden baya açık farkla önde. Şimdi bu bir intikam tanrısından istenecek bir şey değil tabii. Öyle olsa bile ihtimaller konusunda ciddi şüphelerim var. Ama varsa Krynn'de, memnun olurum tabii.
bak sen
Falımda diyor ki "Karşı cins ilişkilerinizle ilgili bir yanlış yapmak üzeresiniz". Uuu. Çok merak ettim, naapcam acaba. Bir de beni rahatsız eden bazı konularda huzura kavuşacakmışım. Hadi bakalım...
Pazartesi, Mayıs 26, 2008
tornistan
Draft halinde bırakmışım bir ara:
"Sabah uyandım, biraz tatsız, biraz tuzsuz. Ama kararlı gibi sanki. Kararlı gibi ama biraz da değişken. Seçtiğim kıyafetten memnun kalırsam iyi, otobüsü kaçırırsam kötü olacak bir kıvamda. Ama kararlı olmaya niyetli gibi yine de. "Artık düşünmek istemiyorum". Sonra iskelede beklerken eski bir alışkanlıkla bineceğim vapurun adına bakıyorum. Bilin bakalım adı ne..."
Perşembe, Mayıs 22, 2008
ether effect
Bugün, ve hatta dün, 300'er mililitre eter içinde bulunan maddeciklerimi filtre ettim. Bu esnada ister istemez maruz kalıyorsun tabi etere. Bir de sıkıcı bir iş süzülmesini beklemek. Ben de şöyle bişey yapıverdim filtasyon aparatına. (Konuyla uzak olanlar için aparatı da anlatayım; üstteki silindirik kısma maddeyi döküyorsun, hortumla vakuma bağlı, sıvı alta geçiyor katı üstte kalıyor) Eserimi gören arkadaş eterden dolayı mı diye sordu, "valla eterden mi bilmiyorum da ben iyi değilim galiba" dedim, güldük. 

